Baba Yusuf Atina’da «Kifisya’da Çocukluk Günlerime Dönüş»




Atina serüvenimiz Kifisya’da başladı.

Kifisya Atina’nın 15-20km kuzeyinde  Parnitha  Dağı eteklerinde uzanan verimli bir ovanın ortasında bulunan Pendeli Tepesi yamaçlaında kurulmuş bir yer.

Osmanlılar zamanında  hepsi de kiremit damlı üçyüz evden oluşan bir büyük köydü Kifisya. Türkler burayı yaz ve sonbahar aylarında gözde bir sayfiye yeri olarak değerlendiriyorlardı .(1)

Eskiden beri suyu, havası, dağlarındaki bol şifalı bitkileri ve balı çok ünlüydü Kifisya’nın(2).

Günümüzde de Kifisya temiz ve serin havasıyla Atina’nın adeta yaylası durumunda. Artan nüfus ve göç betonlaşmayı beraberinde getirmiş olmakla birlikte çok katlı yapılaşmaya izin verilmemiş, evler geniş bahçeler içerisinde inşa edilmiş, böylece yeşil doku korunmaya çalışılmış,  modern bir şehircilik planlaması uygulanmış. Temiz sokakları, köşk ya da villa-vari  bakımlı ve görkemli yapılarıyla ünlü bir kasaba.

Mevsimine göre çiçek açan bitki ve ağaçlardan çevreye yayılan kokular başınızı döndürür, ıhlamur, leylak, erguvan, akasya, yasemin ve turunç rayihaları sizi mest eder.

Gerçekten yaşanılası bir yer Kifisya.

Bizim bir halk türkümüzde “koynundaki memeler/ turunç olmuş kokuyor” diye dizeler vardır. Meme kokusu niye turunç kokusu ile özdeşleştirilmiş burada anladım.  Sevgiliye, yare veya eşe söylenen bir güzelleme. Sevgilinin, eşin kokusuna duyulan özlem ancak bu kadar güzel ifade edilir. Gerçi ortaokulun ilk iki yılını bir Akdeniz kenti olan güzel Adana’mızda okumuştum. Turunç kokusunu veya ağacını buradan biliyordum, demek ki o zamanlar yarin kokusunun henüz farkında değilmişim.

Kifisya’ya bir güz ayında geldik. İğdelerin olgunlaştığı, cevizlerin çırpıldığı, keçiboynuzlarının toplandığı bir mevsim.

Kızımız ve damadımız işlerine gittiklerinde biz de hanım ve ben torunumuzu pusetine bindirir, ya sokak sokak gezer ya da parklara giderdik. Sokaklarda, parklarda veya boş arazi ve arsalarda gördüğümüz ağaçlardan ceviz, keçiboynuzu, iğde ve zeytin toplamak ister fakat pek cesaret edemezdik.

Günler geçti, çevreyi tanıdık. İçimizdeki çekingenlik ve ürkekliği  attık. İtiraf edeyim ki bu konuda cesur ve atik davranan hanımım oldu. İşe bir keçiboynuzu ağacına tırmanmakla başladı. Aşağıdan yukarıdan, sağdan soldan gelip geçenler meraklı gözlerle bize bakıyor, kimisi kafasını sallıyor,  kimisi birşeyler mırıldanıp geçip gidiyordu.

Şu ağaçtaki  iyiymiş, bu ağaçtakiler daha güzelmiş diyerek neredeyse Kifisya’nın tüm keçiboynuzu ağaçlarına tırmandık, zeytinlerini topladık, cevizlerini başakladık(Yozgat-Çandır’da çırpılmış ya da çırpılmamış ceviz ağaçlarından böyle bizim gibi ceviz toplama eylemine “başaklama” denir).

İşte Kifisya'daki evin bahçesinden topladığımız turunçlardan yaptığımız turunç reçeli…Ağzınıza layık!

Turunç toplamaya gerek kalmadı.  En güzelleri diyebileceklerim oturduğumuz evin bahçesinde vardı.  Kavanozlar dolusu reçel yaptık. Ağızlarınıza layık;  hem biz yedik hem de ikram ettik. Nasıl güzel hoş bir aroması var anlatamam.

Mayıs’ın ortaları Haziran’ın başlarından itibaren ıhlamur çiçekleri, dut  ve erik toplayıp kuruttuk. Yetişemediğimiz dallar için özel değnekler, çubuklar ayarlıyorduk;  olmadı evin merdivenini yanımızda taşiyorduk.

Birgün bir erik ağacındayken bir kadın geldi, yanımızda durdu. Önce  “yasas” dedi. Anladık, selam veriyordu, biz de “yasas” dedik.  Sonra birşeyler daha söyledi, anlamasak dahi belli ki topladığımız erikleri ne yapacağımızı merak ediyordu.

Yunanca kökenli olmayan kelimelerin sonuna “i” getirilince Yunancalaştığını duymuştum, ben de “hoşafi”, komposto” dedim.  Hoşafi sözcüğü Yunanca’da var mı, bilmiyorum ama kadın “hoşafi, komposto, hoşafi komposto ,  orea orea » (hoşaf hoşaf güzell güzelll)” diyerek uzaklaşıp gitti.

İşte böyle. Tıpkı çocukluk günlerimde , çocukluk günlerimizde olduğu gibi!…

Ulu ozanımız Nazım Hikmet bir şiirinde:

“Anladım hayatmış mazinin adı

Yıllara karışan herşey hayat verir

Hasretle doludur geçmişin yadı

Mazinin elemi bile tat verir”

der.

Evet, eşimle birlikte bir  yandan torun büyütürken bir yandan çocukluk günlerimizi yeniden yaşadık, anılarımıza döndük. Mazinin hayat olduğunu, acısının bile tat verdiğini anladık. “Zaman olur hayali cihan değer” dedikleri bu olsa gerek.

Kifisya’dan söz açmışken bir anımı daha anlatmadan geçemeyeceğim:

Güneşli bir Şubat günüydü. Torunumuz arabasında biz  arkasında Kifisya çarşısını geziyorduk.  Birden bir mağazanın kapısının sağında ve solunda yer alan vitrininin birinde “tenzilat” diğerinde “indirim” yazan Türkçe kelimeleri gördüm. Doğruca bu mağazaya yöneldik, içeri girdik. Bir görevliye Türkçe olarak “bu mağaza Türkiye’li birine mi ait?” diye sordum. Bir şey anlamadı, sadece yüzüme baktı. İngilizce bilip bilmediğini sordum, mağaza sorumlusu olduğunu sandığım birini çağırdı.  Gelen bir bayandı. Bu defa doğrudan İngilizce olarak  “ bu mağazada kim Türkçe biliyor?” dedim, bayan “hiçkimse” dedi. Vitrinde yazılı olan kelimeleri göstererek “ama bunlar Türkçe” dedim.

Kadın “Evet. Sizin gibi Türk turistler, Türkçe bilenler gelsin, alışveriş yapsın istiyoruz” diye yanıtladı.

Böyle ticari zihniyete sahip insanların ülkesi nasıl oldu da, ekonomik krize saplandı kaldı; hayret etmemek elde değil.

Bu zor günlerin çabuk atlatılması dileğiyle…

Dipnot :

(1)   Molly Mackenzie, Türk Atinası/Unutulan Yıllar (1456-1832).

(2)  Adı geçen eser.

 

Baba Yusuf kimdir
Baba Yusuf emekli tarih öğretmeni olup, Yozgat’lıdır. Ankara Üniversitesi Tarih Bölümü mezunudur. Son 3 yılını Atina’da geçirmektedir çünkü eşiyle birlikte torununa bakmaktadır. Ankara’da öğretmenlik yaptığı sıralarda öğrencileri yakında onun bir Yunan damadı olacağını öğrenince, sorarlar: «Hocam, onca senedir bize Türk-Yunan savaşlarını anlatıyorsunuz, şimdi de kızınızı bir Yunanlıyla evlendiriyorsunuz ?!»  Baba Yusuf’un cevabı: «Evet, 30 yıldır Türk-Yunan savaşlarını anlattım, şimdi artık Türk-Yunan barışını anlatmanın sırası geldi…» 

Baba Yusuf Atina’da «Hani bir söz var: Büyük lokma ye fakat büyük konuşma»

 


Ξενοδοχεία στην Κωνσταντινούπολη


Ξενοδοχεία στη Σμύρνη


Ξενοδοχεία στην Καππαδοκία