Baba Yusuf Atina’da: «İki Yakadan Pazar Manzaraları»




İnsanlar kendi kendine  yeterlik demek olan otarşik düzenden  yani köy ekonomisi anlayışından iş bölümüne dayalı toplum düzenine geçildiği çağlardan günümüze dek ihtiyaçlarını ya sıra sıra dükkanların, mağazaların yer aldığı “çarşı” denilen mekanlardan ya mahalle bakkalından ,manavından, kasabından…ya da semt pazarlarından temin edegelmişlerdir.

Bakkal, kasap, manav …dedim de günümüzde pek kaldığı söylenemez. “Süpermarketler” diye nitelenen büyük mağazalar neredeyse tüm bunların işlevine son verdi.

“AVM” diye kısaltılan bu büyük alışveriş merkezleri bakkal, kasap, manav  vb.  için korku  veren birer heyula, ne kadar estetik olurlarsa olsunlar kaba saba yapılardan ibaret birer   lenduha  oldular sanırım onların nazarında.

Ne  “Tonton Manavımız” kaldı, ne “ Veresiyemiz Yok Bakkal Arif Efendi”. Hepsi belli bir yaşın üstünde olan kişiler için birer nostaljik anı olarak belleklerdeki yerini aldı.

Bakkal, manav, kasap…gibi küçük esnafın piyasadan silinişi Türkiye’de Yunanistan’a göre çok daha belirgin. Ne dini, ne resmi , ne de hafta sonu var  Türkiye’deki AVM’lerde. Yunanistan biraz daha insaflı, hiç değilse AVM’ler haftanın Pazar günleri  ile resmi ve dini bayram günlerinde tatil. Bu sayede küçük esnaf az da olsa soluk alabiliyor. Varlığını koruyup sürdürmesine ne kadar hizmet eder işte orası şüpheli.  Birinde ölmüş diğerinde can çekişiyor.

Semt pazarlarına gelince bunlar üreticilerin ve pazar esnafı denilen  aracı durumundaki kimselerin ürünlerini satmak amacıyla  sergiledikleri açık alanlar olarak tanımlanabilir.

Nedendir bilinmez, çocukluğumun ve ilk delikanlılık yıllarımın geçtiği kasabamda pazar kurulacak günün gelmesini  dört gözle beklerdim.  Kimbilir belki pazar çığırtkanlarının sesleri kulağıma hoş nameler olarak geliyordu, belki pazar tezgahlarının önünde gamsız  kaygısız dolaşmayı, türlü türlü ürünleri seyretmeyi seviyordum meteliğim olmasa dahi. Değişik tip ve karakterleri gözlemlemekti maksadım belki de.

Yıllar geçti, geçim derdi, çoluk çocuğun barınma, beslenme, giyinme ve eğitim sorunları karlı dağ gibi omuzlarıma bindi.

Tek maaşlıydım, öyle de olsa ailemi ele-güne muhtaç etmeden geçindirmek zorundaydım. Bu bakımdan haftanın pazar kurulan günleri bu çağlarda benim için kutsal bir gündü sanki.  Üç-beş kuruş az harcama yaparak daha çok şeyler alabilmek, başka dertlere çare, başka deliklere yama bulmak…

Gerçi emekliliğime kadar çarşı pazar işlerini hep hanım üstlendi. Borç-harç, kira ve taksitten arta kalan maaşı –ne kadar kalırsa- aileyi geçindirmesi  için hanıma teslim ederdim. Sağolsun o da bizi geçindirdi, bu günlere getirdi. Kendisine şükran borçluyum, bir kez daha teşekkür ediyorum.

Atina’da  birçok semt pazarına uğradım. Pazarların müşterileri hemen  her tarafta aynı: Dar ya da orta gelirli işçi, memur ve emekli…

Çığırtkanlık, gürültü yönünden Türkiye’deki pazar esnafı  Yunanistan’dakilere göre birkaç volüm önde, hatta çok daha yüksek.

Yunanistan’da  pzarlarda her türlü ürünün künyesi, menşei etiketlere mutlaka yazılmakta , alıcının tercihine saygı gösterilmektedir.  Türkiye’de ise müşteri  ile adeta alay edilmekte, başka yörelere ait ürünler beğenilen, aranılan bir bölgenin ürünüymüş gibi sergilenmekte, takdim edilmektedir. Yani  Mersin portakalı Finike portakalı, Mut üzümü Hasandede üzümü, Antep üzümü Erzincan Karagevrek, herhangi bir yerin sıradan domatesi Eskişehir veya Ayaş domatesi, sardalya balığı hamsi balığı…diye satılır, satılabilir. Pazarda devleti temsil edenler , resmi görevliler de bu duruma seyirci kalır.

Yunanistan’da gördüğüm pazarlar Türkiye’deki pazarlara göre çok ileri aşamada. Bir kere, Türkiye’deki gibi ürünler öyle üst üste yığılıp, sıralanmıyor ya da öbek oluşturulmuyor. Müşteri neyin ne olduğunu açık seçik görüyor, seçerek ve beğenerek alıyor. Türkiye’deki pazarlarda böyle bir eylem mümkün mü? Asla.Satıcıdan işittiğiniz azar da cabası. Alacağınız ürünün kalitesi,  sağlamlığı, tazeliği, satıcıyla olan yakınlığınıza, tanışıklığınıza, sürekli ondan alış-veriş yapıp yapmadığınıza bağlı.Tezgahın önünde üst üste sıralanmış, kişiyi imrendiren albenisi yüksek ürünler, arkada ya da öbeğin altında kaç pazar artığı olduğu bilinmeyen yaralı, bereli ve çürük ürünler.

Bu açıdan bakıldığında Türkiye’deki pazarlar Türk halkının kandırıldığı, aldatıldığı mekanlar oluyor adeta. Hem de Avrupa Birliği’ne girme mücadelesinin verildiği bu anda. Bunun da ötesinde gıda güvenliğinin  sağlanması, devlete anayasayla verilmiş bir görev değil midir?!..İlgililerin kulağı çınlasın.

Pazarlar benim için hep yeni arkadaşlıkların edinildiği, yeni  dostlukların kurulduğu yerler olagelmiştir: Yorgo, Dina, Berna, Andreas ve Anna Yunanistan’da edindiğimiz  dost ve arkadaşlardan sadece birkaçı.

Dina  bir iyilik meleği. Türkçe’ye  merak sarmış ve biraz öğrenmiş. Pazarda tezgahlarının önünde  hanımla olan konuşmalarımızdan  Türk olduğumuzu anlamış. Yanımıza geldi, tanıştık. Pazarı gezdirdi,  arkadaşlarıyla tanıştırdı. Hepsinden güleryüz gördük. Dilleri de tatlıydı. O günden sonra Dina ile dost olduk, her sorunumuza çare bulmak için hiçbir çabadan geri kalmadı. Dina herşey için bir kez daha ailece sana buradan teşekkür  ediyoruz. Sağol, ömrün varolsun.

Anna bir Ermeni kadını. Pazarda çiçekçilik yapıyor…Annesi Kahramanmaraşlı, babası  Kayseri’liymiş. Anne-baba evlenince  Adana’da ikamet etmeye başlamışlar. Mutlu, huzurlu yaşarlarken olaylar patlak vermiş, Lübnan  üzerinden gelip Yunanistan’a yerleşmişler. Anna şimdi yalnız. Evlerinde hep Türkçe konuşulurmuş, Türk yemekleri  pişermiş. İçliköfteyi ve mantıyı çok severmiş. Kendisi her nedense bu yemekleri yapmayı öğrenmemiş ama burnunda tütüyormuş.

Birgün bu yemekleri yaparsak davet edeceğimi söyledim, ne yazık ki bugüne kadar nasip olmadı.

Anna da bizim konuşmalarımızdan Türk olduğumuzu anlamış. Yunanistan’da ne yaptığımızı sordu. Hikayemizi anlattık.

“Bir Türk bir Yunan’a kız verir mi?” diye Anna hayretini ifade etti.

“Niçin?” dedim.

“Yunan gürültücü, kaba olur “ diye yanıtladı Anna.

“Gürültücü oldukları doğru fakat kabalıklarına rastlamadım” dedim.  Gülüştük.

Bir an sessizlik oldu. Anna derin bir iç geçirip ah (!) etti.

“Ne oluyor Anna, Karadeniz’de gemilerin mi battı” dedim. “Sen bu sözü annenden babandan duymuş muydun biliyor musun?”.

“Duydum, biliyorum” dedi Anna.

“E, o halde söyle, çare olabileceğimiz birşeyse olalım” diye ısrar ettim.

Anna  baba ve annesinin son nefeslerine kadar Türkiye sevdasıyla yanıp, tutuştuklarını anlattı.  İşlerin bu kerteye gelmesinde ne Türklerin ne de Ermenilerin bir günahı vardı. Tüm günah “büyük devletler”indi.

Eşim ve ben mahzunlaştık. Yahya Kemal’in “Açık Deniz”  şiirinden :

“Hicretlerin bakiyyesi hicranlı duygular

Mahzun hudutların ötesinden akan sular”

dizeleri dilimin ucundan dökülmeye başladı.

O Yahya Kemal Beyatlı ki Türkçe’nin büyük şairi, uluçınarı böyle ayrılık acılarını derinden yaşamış Balkanlı bir Türk ailenin çocuğudur. Yüzyıllardır vatan toprağı olmuş Balkanlardan koparılışın, sürülüp atılışın, derin toplumsal ve ulusal acısını derununda yaşamış, hasret duygularını çığlık atar gibi terennüm etmiştir.Tıpkı yurtlarından ayrılmak zorunda  kalmış dünyadaki  tüm  topluluk ve ulusların çığlıkları gibi.

Hüzün, acı ve ızdıraplarla dolu ayrılık duyguları, özlem duyguları…Yaşlı gözler, mahzun gönüller…

Biran kendimi  hicret/göç etmek zorunda kalanların yerine koydum, empati yaptım.  Bütün azalarım titredi, tüylerim diken diken oldu.

Evet Anna senin de söylediğin gibi gerçekten suç büyük devletlerin yani  emperyalistlerin, emperyalizmin. Kendilerini üstün gören  devletlerin politik ve iktisadi hırslarının kurbanlarıdır dünyadaki tüm mazlum ve kaçgın ulus ve topluluklar. Çünkü emperyalistler akıl yönünden, ahlak ve medeniyet açısından kendilerini hep üstün gördüler, görmeye devam etmekteler. O bakımdan bize, bizlere her türlü müdahele ve muamele yapmayı meşru bir haklarıymış gibi kabul ettiler,  şu anda da öyle.  Daha düne kadar dinine, mezhebine, diline, rengine bakmadan sıcak bir tas çorbasını komşusuyla paylaşanları birbirlerine düşman ettiler.  Din dediler, mezhep dediler, ırk dediler.  Dinimiz, soyumuz-sopumuz   ayrı  olsa da insanız diyemediler, aynı dünyalıyız diyemediler. Zenginlikleri ve sevinçleri paylaşamadılar, paylaşmak istemediler. Başkalarına hep acıları yaşattılar, yaşatmaya devam etmekteler.

Oysa Türk’ü de, Ermeni’si  de, Rum’u da  “Yetmişiki  millete bir göz ile bakmayan/Halka müderris olsa hakikatte asidir” diyen  Yunus’un toprağındandır.

Niye düşman olacaklardı ki…

 

Baba Yusuf kimdir
Baba Yusuf emekli tarih öğretmeni olup, Yozgat’lıdır. Ankara Üniversitesi Tarih Bölümü mezunudur. Son 3 yılını Atina’da geçirmektedir çünkü eşiyle birlikte torununa bakmaktadır. Ankara’da öğretmenlik yaptığı sıralarda öğrencileri yakında onun bir Yunan damadı olacağını öğrenince, sorarlar: «Hocam, onca senedir bize Türk-Yunan savaşlarını anlatıyorsunuz, şimdi de kızınızı bir Yunanlıyla evlendiriyorsunuz ?!»  Baba Yusuf’un cevabı: «Evet, 30 yıldır Türk-Yunan savaşlarını anlattım, şimdi artık Türk-Yunan barışını anlatmanın sırası geldi…» 

 




Ξενοδοχεία στην Κωνσταντινούπολη


Ξενοδοχεία στη Σμύρνη


Ξενοδοχεία στην Καππαδοκία